Tarih nedir?

Bu yazıda “Tarih nedir?“, “Tarihin konusu nedir?”, “Tarih ne işe yarar?” gibi sorulara cevap arayacağız. Baştan söyleyelim, bu akademik nitelikli yazı değildir. Amacımız tarihin tanımı, tarihsel bilginin temel nitelikleri, tarihin konusu ve amacı konularında tarihseverlere ve tarihçiliğe yeni adım atmış kişilere bazı temel bilgiler sunmaktır.

“Tarih nedir?” Sorusunun Tek Bir Cevabı Yok

“Tarih nedir?” sorusunu yanıtlamak pek kolay bir iş değildir. Tarihçiler tarihin çok farklı tanımlarını yapmıştırlar. Ama hem konu alanlarıyla, hem de metotları ve kuramsal yaklaşımlarıyla çok çeşitlilik gösteren bir alanı ortak bir tanım altında toplamak, kapsamını belirlemek neredeyse imkansızdır. Ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel’in dedigi gibi “tarih sınırlandırılmış bir tanım içine sokulabilecek bir çalışma alanı değildir.” Dolayısıyla “Tarih nedir?” sorusunu kısa bir tanımla cevaplamaya çalışmak yerine ne olup, ne olmadığını anlamaya çabalayalım.

Geçmiş Olarak Tarih, Bir Bilim Dalı Olarak Tarih

“Tarih”in genelde iki anlamının olduğu söylenir. Birinci anlamı geçmiş zamana ait olaylar ve olguların bütününü ifade eder. Bu anlamda tarih yaşanan geçmişin tümüdür. Geçmişin tarihçiler tarafından araştırılıp, yeniden kurgulanması ve günümüze aktarılmasından oluşan tarih yazımı ise “tarih” teriminin ikinci anlamına karşılık gelir. Burada tarih kelimesiyle daha çok ikinci anlamını, yani bir sosyal bilim olarak tarihi kastediyoruz.

İnsan hayatındaki en önemli olgulardan olan “zaman”ın üç temel boyutundan birisi “geçmiş zaman”dır (diğer ikisi “yaşanan an” ve “gelecek”). “Geçmiş zaman” artık asla geri getirilemeyecek bir şekilde akıp gitmiş olsa da hayatımızın en temel öğelerinden birisi oluşturur. Bir insanın kaç yaşında olduğu o kişiyle ilgili en önemli hususlardan birisidir. Aynı şekilde bir işte kaç yıldır çalışıyor olmak, bir şehirde kaç yıldır oturuyor olmak, hatta bazen bir eşyayı kaç yıldır kullanıyor olmak önemlidir. Zaman geçmiştir, ama bize kazandırdıkları, olumlu veya olumsuz bize bıraktıkları bugünümüzü ve geleceğimizi belirler. İçinde yaşadığımız sosyal ve fiziki çevre geçmişimizin bize miras bıraktıklarından başka bir şey değildir.

Bir bireyi ilgilendiren geçmiş zaman sadece kendi yaşam tecrübesiyle sınırlandırılamaz. Öncelikle ailesinin geçmişi insanı doğrudan alakadar eder. Daha sonra bu çember genişler: önce içinde bulunduğu sosyal ve kültürel grubun veya grupların, daha sonra ait olduğu halkın veya milletin ve en nihayetinde tüm insanlığın geçmişi, insan bunun bilincinde olsa da olmasa da onu ilgilendirir. Bizi ilgilendiren geçmiş aslında insanlığın tarihiyle de sınırlandırılamaz. Onun da ötesinde dünyanın ve kainatın bir geçmişi vardır. Bu geçmiş bize yaşadığımız zamandan çok uzaklarda kalmış gibi görünse de aslında bugünümüzle çok yakından alakalıdır. Yaşam çevremizi oluşturan dağlar, ovalar, denizler, nehirler, hayatımızı çok yakından ilgilendiren iklim şartları, soluduğumuz havanın yapısı (tabi ki temiz ve doğal haliyle), hepsi bu uzak geçmişin bize bıraktığı mirasın parçalarıdır. Böylelikle geçmiş zamanı kişinin kendi hayatından başlayan, insanlık tarihine doğru giden ve ondan da kâinatın geçmişine doğru uzanan birbirini kapsayan daireler seklinde düşünebiliriz.

Tarihin Konusu İnsandır

Geçmişimiz insanlık tarihinin de ötelerine gitse de, tarih sadece insanlığın geçmişiyle ilgilenir. Bu anlamda tarih insanlıkla başlar. İnsandan öncesi jeoloji, paleontoloji gibi bilimlerin ilgi alanına girer. Bazı tarihçiler yazı öncesi toplumlardan geriye tarihlerini aydınlatabilecek kanıt kalmadığı gerekçesiyle, bu dönemi ve bu toplumları “tarih öncesi” olarak sınıflandırmışlardır. Ancak, teknolojinin de yardımıyla, tarih metodolojisinin ve tekniklerinin gelişmesi ve özellikle etnoloji, antropoloji, dil bilimi, sosyoloji gibi bilimlerin verilerinin tarih tarafından kullanılmaya başlamasıyla “tarih öncesi” denilen dönemlerin ve toplumların tarihi de artık yazılmaktadır.

Bir bilgi dalı olarak tarih bu geçmişin sadece insanlarla ilgili olan kısmını kapsar demiştik. İnsanlığın geçmişi her yönüyle uçsuz bucaksız bir derya gibidir. Tarihçiler bu çok geniş alanı çok farklı bakış açılarıyla incelerler. Konuları, kaynakları, metotları, temel yaklaşım ve teorileri, ilişkili olduğu alt ve yan dalları bu kadar çok, çeşitli ve hatta bazen çelişkili başka bir bilgi alanı herhalde yoktur. En bilinenlerini saysak bir sürü alt ve yan dal çıkar: Siyasi tarih, ekonomi tarihi, toplumsal tarih, kültür tarihi, askeri tarih, yerel tarih, sanat tarihi, bilim tarihi, dinler tarihi, siyasi düşünceler tarihi, her mesleğin ayrı ayrı tarihleri (tıp tarihi, hukuk tarihi, egitim tarihi, vs.), her milletin ayrı ayrı tarihi (Türk tarihi, Yunan Tarihi, Fransız tarihi, vs.), her bölgenin ayrı ayrı tarihi (Avrupa Tarihi, Afrika Tarihi, Balkan Tarihi, vs.). Bu listeyi daha çok uzatabiliriz.

Tarih Geçmişin Yeniden İnşasıdır

“Tarih nedir?” sorusuna cevap ararken “geçmiş” kavramıyla olan ilişkisini ve farkını iyi anlamak gerekir. Çoğu kez geçmişin gerçekliğiyle tarihçilerin önümüze tarih olarak koydukları şeyin aynı olduğunu düşünürüz. Ama değildir.

Tarihin konusu geçmiş zamandır ama tarih geçmişin bizatihi kendisi değildir. Çünkü tarih geçmişteki olaylar ve olguların bütününden değil, sadece tarihçilerin bize bu olay ve olgularla ilgili aktardıklarından ibarettir. Tarih geçmişi tarihçilerin aktardığı şekliyle yansıtır. Geçmişe yolculuk (en azından şimdilik!) mümkün olmadığına göre gerçekten olayların nasıl geçtiğini asla kesin olarak bilemeyiz. Tarih araştırmaları arttıkça eskiden doğru olarak kabul edilen birçok bilginin aslında doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Üstelik tarihçiler belirli bir dönemle ilgili olarak o dönemde dünyada yaşanan tüm olay ve olguları bilmeleri ve aktarmaları imkansızdır. Yani tarih geçmişin kaçınılmaz olarak eksik bir şekilde yansıtılmasıdır.

Örneğin Eski Çağ tarihini ele alalım. Tarihçilerin o dönemle ilgili bize aktardıklarının çok büyük bir çoğunluğunu Akdeniz havzası (Mısır, Anadolu, Yunanistan, İtalya vs.), Mezopotamya, Hint ve Çin gibi bölgelerin tarihi oluşturur. Çünkü bu bölgelerde yaşayan insan toplulukları başta yazılı belgeler olmak üzere geriye birçok kanıt bırakmışlardır. Tarihçiler bunlara dayanarak o dönemin tarihiyle ilgili bize birçok şey aktarabilirler. Ama o dönemde Kuzey Avrupa’da, Orta ve Kuzey Asya’da, Orta ve Güney Afrika’da, Amerika’da, Avusturya’da, kısacası dünyanın çok daha büyük bir bölümünde insanlar yaşıyordu. Ama bunlardan geriye pek yazılı kanıt kalmadığı ve arkeolojik kanıtlar da nispeten az olduğu için biz bunlarla ilgili daha az şey biliyoruz. Dolayısıyla tarih diye bildiğimizin büyük çoğunluğu bize yeterince kanıt bırakan bölgelerden geliyor.

Göbekli Tepe, Tarih nedir?
Şanlıurfa sınırları içindeki Göbeklitepe arkeolojik alanı dünyanın bilinen en eski yerleşim yerlerinden biri. Göbeklitepe’nin keşfi genellikle “Dünya tarihini değiştiren olay” olarak nitelendirilir. Peki, şu ana kadar keşfedilmemiş ama dünya tarihini değiştirme potansiyeli bulunan başka tarihsel alanlar, kanıtlar var mıdır sizce? Ayrıca yok olduğu için asla artık bilemeyeceğimiz kanıtlar? Tarih keşfedilenlerle devamlı değişen ve asla keşfedilemeyecek olanlarla eksik kalmaya mahkum bir kurgudur.

Ayrıca çok sayıda kanıtın geriye kaldığı bölgeler ve insan topluluklarının tarihlerinde de karanlıkta kalan birçok olgu ve olay vardır. Sadece Eski Çağ gibi uzak dönemlerde değil, daha yakın tarihi dönemlerle ilgili birçok olay, olgu ve kişiyle ilgili yeterince belge günümüze kadar gelmemiştir. Tarihçiler ellerinde belgeler ne kadar ve nasıl elverirse, geçmişi öylece yazarlar.

Üstelik her tarihi belgeyi % 100 doğru olarak alamayız. Yanlış ve hatta çarpıtılmış bilgiler aktarıyor olabilirler. Her yazılı tarihi belgeyi oluşturan bir kişi veya grup vardır. Bunlar çoğu kez ilgili olayın taraflarından biridir. Dolayısıyla olayları kendi bakış açılarından anlatacaklardır. Örneğin, Osmanlı döneminde Anadolu’daki Celali isyanlarını araştıran bir tarihçiyi düşünelim. Osmanlı arşivlerinden bulduğu belgeler olayları devletin bakış açısıyla verecektir. İsyancıların bakış açısından olayları yansıtan döneme ait yazılı belgelerden günümüze ulaşanlar ise oldukça sınırlıdır. Tarihçi ister istemez, Osmanlı Devleti bakış açısıyla olayları aktaran belgelere dayanmak zorundadır. Bir başka örnek: Osmanlı döneminde yazılan nasihatnâmelerde, siyasi rakipleri karalamak ve bertaraf etmek amacıyla bazen durum olduğundan daha kötü gösterilebiliyordu. Eğer tarihçi tarihi belgelerin, onları yazanların bakış açısıyla olayları yansıttığının bilincinde değilse hataya düşme ihtimali iyice artacaktır.

Öte yandan tarihçinin kendi bakış açısı ve zihniyeti de ister istemez ürettiği tarihi etkiler. Her tarihçi tarihi kendi gözüyle tasvir eder, anlatır. Bazen bu durum büyük bir insan grubunun göz ardı edilmesine sebep olabilir. Örneğin insanlığın yarısını oluşturan kadınlara yakın zamana kadar tarihte ayrılan yer son derece azdı. Ancak feminist tarih anlayışının ortaya çıkmasıyla kadınların tarihi yazılmaya başlanmış ve (hâlâ tam olarak olmasa da) kadının insanlığın geçmişinde tuttuğu yer anlaşılmıştır. Günümüzde belki de nice grup, sınıf ve topluluk tarih tarafından hâlâ göz ardı edilmektedirler.

Sonuç olarak “bir sosyal bilim olarak tarih nedir?” sorusuna verilecek cevaplardan aklımızda kalması gereken temel husus onun geçmişin gerçekliğinden ayrı ve biraz farklı bir şey olduğudur. Tarih; çoğu kez sınırlı, eksik ve yanlı kaynakları eleştirel bir bakış açısıyla ve tutarlı bir yöntemle inceleyerek geçmişin gerçekliğini yeniden inşa etme çabasıdır. İnşa edilen tarihsel bilgi asla yaşanmış gerçekliğin bizatihi kendisi değildir. Onun günümüzde (veya tarihsel bilgi hangi zamanda üretilmişse) yeniden kurgulanmış ve inşa edilmiş bir versiyonudur. Bu versiyon kaçınılmaz olarak biraz eksik ve biraz yanlıdır. Sonuç olarak, herhangi bir konu ile ilgili bir tarih kitabını okurken bize aktarılan bilgilerin, tarihçinin elindeki belgelere dayanarak, kendi bakış açısı ve dünya görüşüyle yaptığı çıkarsamalar ve yorumlamalardan başka bir şey olmadığını hiçbir zaman unutmamak gerekir. Ama bu onları otomatik olarak değersiz ve yanlış kılmaz. Tarihin doğası budur.

Tarih ne işe yarar?

“Tarih nedir?” sorusu üzerine biraz düşündükten sonra, “tarih ne işe yarar” sorusuna gelelim. Bir bilim dalı olarak, tarihin bize sağladığı temel fayda insanın ve insanlığın geçmişine dair bizi aydınlatmasıdır. Bunu öğrenmek, insanın doğasını anlamayı ve öğrenmeyi de kolaylaştırır. İngiliz tarihçi R.G. Collingwood bunu şöyle açıklıyor:

Tarih ne içindir? Benim yanıtım, tarihin insanın kendisine ilişkin bilgisi “için” olduğu. Kendini bilmesinin insan için önemli olduğu düşünülür genellikle: kendini bilme burada salt kendi kişisel özelliklerini, onu öteki insandan ayran şeyleri bilme değil, insan olarak yapısını bilme demektir. Kendinizi bilmeniz, ilkin bir insan olmanın ne demek olduğunu bilmeniz anlamına gelir. Tarihin değeri bize insanin ne yaptığını, böylece insanin ne olduğunu öğretmesidir.

Tarih insanlara sadece genel olarak insanlık tarihi hakkında değil, içinde yaşadıkları toplumun geçmişi hakkında da bilgi sağlar. Açık ve somut bir fayda söz konusu olmasa bile, geçmişe karşı merak hemen hemen her toplumda vardır. Yazının olmadığı eski dönemlerde (veya günümüzde hâlâ yazıyı kullanmayan bazı ilkel topluluklarda) bile insan topluluğunun ortak geçmişiyle ilgili bazı bilgiler ve efsaneler sözlü aktarım geleneğiyle nesil nesile geçmekteydi.

Modern toplumlarda, tarih araştırmaları bu geçmişi öğrenme merakının belirli metodolojik kurallara ve kanıtlara dayanması gereken çalışmalar sonunda ortaya çıkan, mümkün olabildiğince gerçeğe yakın bilgilerle karşılanmasını sağlar. Farklı tarihçiler arasındaki ayrılık noktaları bu konuda çok fazla bir şeyi değiştirmez. Bilakis, tarihsel bilginin göreceliğini öğrenen insanlar geçmişle ilgili olarak kendilerine söylenen şeylere daha eleştirel bakmasını öğrenebilirler. Tarihe karşı özel merak duyan kimseler farklı tarihçilerin görüşlerini öğrenerek kendi bakış açılarını geliştirebilirler.

Eğer toplumda demokratik çoğulculuk yeterince gelişmişse, farklı bakış açıları medya aracılığıyla kamuoyuna yansır ve böylelikle topluma dayatılmaya çalışılan bilgi ve yaklaşımların sorgulanması mümkün hale gelebilir. Sonuç olarak, geçmişi öğrenmeye yönelik bir ilgi toplumda her zaman var olacağı için, özgür bir ortamda tarih araştırmalarının geliştirilmesi ve bunların sonuçlarının değişik kanallarla topluma aktarılması, mümkün olabildiğince az hatalı ve az manipülasyona uğramış bir tarih bilgisinin topluma sunulabilmesi için son derece önemlidir.

Ayrıca, tarihçilerin görevi sadece tarihsel olay ve olguları ortaya koymak değil, topluma empoze edilmeye çalışılan tarih versiyonlarını ve toplumda var olan geçmişe ilişkin çarpıtılmış popüler yorumları eleştirel bir gözle incelemektir. Topluma yerleşmiş hatalı ve çarpıtılmış bilgi, yorum ve yaklaşımlar kolay kolay ortadan kaldırılamaz. Bu konuda John Tosh’un İngiltere ve İrlanda bağlamında söyledikleri ülkemiz için de geçerlidir:

Sağlam bir tarih eğitimi, tarihsel eleştiri ilkelerinin kavratılmasının yanında belli bir derinliğe varmış tarih bilgisini de gerektirir. Mitlerin (efsanelerin) hüküm sürmesinden de anlaşılabileceği gibi bu program, eğitimli bir azınlığın lüksü değil, toplumsal bir gerekliliktir.

Tarihten Ders Çıkar mı?

Tarihi öğrenmenin bugüne ve geleceğe yönelik olarak tarihten ders çıkarmaya ve böylece geçmişte düşülen hatalara tekrar düşmemeye yarayacağına dair yaygın bir kanaat vardır. Elbette tarihten günümüz ve geleceğimiz için dersler çıkarılır. Ancak bunun sınırları vardır.

Bir kere, “tarihin tekerrürden ibaret olduğu”na dair inanış doğru değildir. Her tarihi olay kendi şartları içinde tektir ve asla bir daha tekrar etmez. Tarihi olayların sebepleri, meydana gelişleri ve sonuçlarıyla ilgili bir takım benzerliklerin olması onların aynı olduğu sonucunu çıkarmaz. Dolayısıyla geçmişteki bir olayla günümüzdeki bir olay veya olgu arasında benzerlik kurulurken son derece dikkatli olmak gerekir. Özellikle, geçmişteki olayın tarihi şartları ve çerçevesiyle günümüzün şartlarının farklı olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. İçinde bulunduğu şartlardan soyutlayarak ve bir takım benzer faktörlere dayanarak olaylar arasında özdeşlik kurulması yüzeysel, basitleştirici ve hatta yanılgı ve çarptırmaya açık olduğu için tehlikeli sonuçlara götürebilir. Dolayısıyla, geçmişteki bir olaya bakılarak, günümüzdeki olaylar için somut ve kesin dersler çıkarma ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunmak oldukça zordur ve yanılgıya açıktır.

Ayrıca, bazen belirli bir kesime ait ideolojik yorum, hüküm ve yaklaşımların tarihten çıkarılmış dersler gibi yansıtılmaya çalışıldığını görürüz. Bu, tarihi çarpıtmanın en yaygın yollarından birisidir. Oral Sander’in ifadesiyle:

Tarihten ders aldıklarını söyleyenler çoğunlukla, doğru ya da yanlış kendi ön yargılarından hareket ederler ve buna da ‘tarih’ derler.

Sonuç olarak: “Tarih nedir?”

Yazının başında belirttiğimiz gibi “Tarih nedir?” sorusuna kısa bir yazıyla kapsamlı ve doyurucu bir cevap vermek pek mümkün değil. Amacımız da bu değil. “Tarih nedir?” sorusuna kim ve ne kadar kapsamlı bir cevap verirse versin “tarihin bu olmadığını” söyleyen bir tarihçi mutlaka çıkacaktır. Çünkü tarih bitmez sorgulamaların, sonu gelmez metodolojik ve fikirsel tartışmaların alanıdır.

Peki bu durumda ortalama bir tarihseverin “Tarih nedir?” sorusu üzerinde kafa yorması anlamlı mıdır? Cevap: Anlamlı olmanın çok ötesinde zorunludur. Aksi takdirde önünüze konulan her bilgi kırıntısını tarih zannedebilirsiniz. Hiçbir tarihsel kanıta dayanmayan ve hiçbir eleştirel süzgeçten geçmemiş masallara ve efsanelere tarih muamelesi yapabilirsiniz. İsminin önünde Prof. Dr. yazan herkesin “bilimsel tarihçi” olduğunu düşünebilirsiniz. İki tarihçi farklı şeyler söylediğinde ideolojinize en yakın olana inanma hatasına düşebilirsiniz. Dolayısıyla “Tarih nedir, ne değildir?” tarihi öğrenmek isteyen herkesin sürekli olarak aklını kurcalayan bir soru olmalıdır.