Tarihsel Bilginin Niteliği: Nesnellik-Öznellik Tartışması

Tarihsel bilgi yaşanmış geçmişi doğru bir şekilde yansıtan objektif (nesnel) bir bilgi midir? Yoksa tarihçinin bakış açısına göre değişen subjektif (öznel) bir bilgi midir? Bu öznellik/nesnellik tartışması tarihçiler arasında tarihsel bilginin doğasıyla ilgili en önemli tartışma noktalarından birisidir. Burada tarihsel bilgi kavramıyla tarih araştırmaları sonunda tarihçiler tarafından üretilen bilgiyi kastediyoruz.

Pozitivist Yaklaşıma Göre Tarihin Nesnelliği

19. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan “pozitivist” tarih anlayışı, tarih araştırmalarında doğa bilimlerinde olduğu gibi objektif bilimsel bilgiye ulaşmanın mümkün olabileceğini öne sürüyordu. Buna anlayışa göre, tarih diğer bilimler gibi bir bilimdir.

Pozitivist anlayışa göre, tarihsel bilgi tarihi dokümanların belirli bilimsel metotlarla objektif bir şekilde incelenmesi ile üretilir ve ortaya kesin ve bilimsel tarihi gerçek çıkar. Tarihçinin görevi, adeta bir fotoğraf makinesinin olup biteni kaydettiği gibi, tarafsız ve bilimsel bir şekilde tarihi olayları ve olguları ortaya koymaktır. Bu yaklaşıma göre, tüm tarihi dokümanlar gün yüzüne çıkarılıp, incelenince tüm tarihi bilgi tamamlanmış olacak ve artık tarih tamamıyla biliniyor olacaktır.

Bu anlayış döneminin hâkim sosyal bilimler yaklaşımını yansıtmaktadır. Bu yaklaşıma göre, doğa bilimleri doğanın kanunlarını bilimsel bir şekilde açıkladığı gibi, sosyal bilimler alanında da bilimsel metotların kullanılmasıyla insanlık ve toplum yapısını belirleyen kanunlar bilimsel ve kesin bir şekilde ortaya konulabilirdi. Bu anlayış modern sosyal bilimlerin temellerinin atıldığı 19. yüzyılda oldukça yaygındı.

Ancak sosyal bilimler alanında doğa bilimlerindeki gibi objektif bilimsel gerçeğe ulaşılabileceği düşüncesinin pek doğru olmadığı daha sonraki dönemlerde ortaya çıktı. Bir sosyal bilim alanı olarak, tarih yazımı alanında bilginin nesnelliği ile ilgili bir çok problem vardır.

Tarih Bugünden İtibaren Yazılır

Tarihin oluşturulmasında geçmiş ile bugün arasında çok önemli bir ilişki vardır. Tarih geçmişin bilgisidir ama bugünden itibaren oluşturulur. Tarihsel olayları birebir gözlemleme gibi bir şansımız yoktur. Tarihçinin yaptığı elindeki belge ve kanıtlardan itibaren geçmişi yeniden kurgulamaktır. Ancak tarihi bir olayın nasıl meydana geldiğini hiçbir zaman tam ve kesin olarak bilemeyiz. Yani tarihin ortaya koyduğu geçmiş, gerçekten yaşanmış olan geçmiş değil, onun bugün elimizdeki kanıtlardan itibaren oluşturduğumuz bir tasviri, bir yeniden inşasıdır. Bu hiç bitmeyecek bir inşadır. Bir yandan, yeni tekniklerin gelişmesi ve yeni kaynakların ortaya çıkması, öbür yandan bakış açılarının değişmesiyle ile tarihi bilgi devamlı olarak gelişir ve yenilenir.

Tarihi bugün yazdığımız için, tarihe bakışımızı kaçınılmaz olarak bugünün şartları belirler. Yani tarihe sorulan sorular ve aranan amaç döneme göre devamlı değişir. Her dönemin tarihte aradığı farklıdır, dolayısıyla bulduğu da farklıdır. Tarih geçmiş olayları bugünün ihtiyaçlarına göre toplar, sınıflandırır ve organize eder. Böylece her dönem kendine özgü bir tarihe bakış ve tarih inşası oluşturur. Yapılan araştırmalar tarihi olayların değerlendirmelerinin döneme göre çok değiştiğini, olayların dönemine göre olumlu veya olumsuz olarak değerlendirildiği, ön plana çıkarıldığı veya unutulduğunu ortaya koymuştur.

Tarihin Kaynakları Nesnel midir?

Tarihçi istediği kadar objektif kalmaya çalışsın, bazen kaynaklarla ilgili problemler tarihsel bilginin objektifliği ile ilgili sorunlar çıkarabilir. Çünkü tarihçinin elindeki birincil kaynaklar eksiksiz değildir. Bazı dönemlere veya bazı olaylara ait kanıtlar son derece azdır ve hatta bazen hiç yoktur. Ayrıca kanıtlar çoğu kez tarihi olayları tek bir bakış açısıyla, genellikle de iktidarı elinde bulunduranların gözüyle anlatır.

Örneğin, Osmanlı döneminde Anadolu’daki Celali isyanlarını araştıran bir tarihçiyi düşünelim. Osmanlı arşivlerinden bulduğu belgeler olayları devletin bakış açısıyla verecektir. İsyancıların bakış açısından olayları yansıtan orijinal bir belgenin günümüze gelmesi ise oldukça güç. Bir başka örnek: Osmanlı döneminde yazılan nasihatnamelerde, siyasi rakipleri karalamak ve bertaraf etmek amacıyla bazen durum olduğundan daha kötü gösterilebiliyordu. Ayrıca, eğer tarihçi tarihi belgelerin, onları yazanların bakış açısıyla olayları yansıttığının bilincinde değilse hataya düşme ihtimali iyice artacaktır.

Tarihçi İnsandır

Tarihçinin tamamen tarafsız bir biçimde tarihi inceleyebileceği varsayımı, belki ideal olan bu olsa da, pek gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bir insan olarak tarihçi kendini ürettiği bilginin dışında tutamaz. Görüşleri ve zihniyeti kaçınılmaz olarak ortaya koyduğu tarihsel bilgiye yansıyacaktır. Tarihçinin metodolojisi, tarih yaklaşımı ve sonuçta ortaya çıkan ürün üzerinde yaşadığı sosyal ve siyasi çevrenin etkisi kaçınılmazdır. Bu anlamda hiçbir tarihçi tam objektifliği yakalayamaz. Böylece, bir tarihsel olay veya olguyla farklı tarihçilerin ortaya koyduğu açıklamalar arasında çoğu kez farklılıklar vardır.

Tarih nesnel midir, öznel midir?
Tarihçi geçmişe kaçınılmaz olarak kendi gözleriyle bakar.

Tek tek tarihi olaylar hakkındaki bazı reddedilemez bilgiler, mesela İstanbul’un fethinin 1453’te olduğu, tarihçiler arasındaki bakış açısı faklılıklarını ortadan kaldırmaz. Çünkü tarih sadece tarihi olaylara ait bilginin ortaya konması değildir. Tarihçi olayları ve olguları açıklamaya çalışır, sebeplerini ve sonuçlarını ortaya koyar ve belirli bir döneme veya olguya dair genellemeler yapar.

Nesnelliğin/Öznelliğin Sınırları

Günümüzde tarihi bilginin nesnelliği konusunda problemlerin olduğu ve tarih araştırmalarının doğa bilimlerindeki gibi bilimsel kesinliğe sahip bilgiler ortaya koyamayacağı tarihçilerin çok büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir. Tartışma artık daha çok öznelliğin (veya nesnelliğin) sınırlarıyla ilgilidir.

Bazı tarihçiler son derece öznel ve göreceli bir tarih anlayışını savunmaktadırlar. Buna göre, tarihçinin bir olay veya olguyla ilgili olarak ortaya koyduğu açıklamalar tamamıyla kendi bakış açısını yansıtır ve her tarihçinin söylediği kendine göre doğrudur.

Buna karşılık bazı tarihçilere göre, tarih doğa bilimleri gibi bir bilim olmasa da, yine de bilimdir. Tarihin objektifliğini engelleyen bir takım şartların varlığı onun tamamen sübjektif ve göreli olduğu anlamına gelmez. Tarihçi özeni, dikkati, bilimsel etiğe riayeti ve araştırma metotlarını geliştirmesiyle mümkün olabilecek en yüksek nesnelliği sağlayabilir.

Tarihsel bilginin güvenirliğini sağlayacak mekanizmaların başında, tarihçinin ürettiği tarihin diğer tarihçiler tarafından değerlendirilmesi ve eleştirilmesidir. Tarihçilerin görüşlerini karşılıklı olarak değerlendirmeleri, karşı karşıya getirmeleri ve böylelikle bazı ortak noktalarda buluşmaları ile ortak doğrular ortaya çıkacaktır. Bitmek tükenmek bilmeyen gözden geçirmeler, sürekli yapılan düzeltmeler, kısmî doğruların birikmesi ile güvenilir bir tarih bilgisi yavaş yavaş oluşabilir. Netice itibariyle, diğer sosyal bilimler gibi, tarih de devamlı bir yenilenme ve değişim içerisindedir.

Sonuç itibariyle, objektiflik derecesi ne olursa olsun tarihi bilgi asla geçmişin bir fotoğrafı değil. Tarihsel olgular tarihçi tarafından seçilir, oluşturulur ve yorumlanır. Örneğin İstanbul’un 1453’teki fethi tartışılmaz bir tarihi gerçektir. Ancak İstanbul’un fethinin sonuçlarıyla ilgili bilgiler tarihçilerin araştırma ve muhakemeyle ortaya çıkardıkları açıklama ve yorumlamalardan ibarettir. Tarihçilerin bu konuda ortaya koydukları bilgilerin İstanbul’un 1453’te fethedildiği bilgisi kadar kesin olduğunu zannedersek yanılmış oluruz.

Aynı şekilde, İstanbul’un fethiyle Yeniçağ’ın başladığı bilgisi bazı tarihçilerin kurguladıkları zaman anlayışının bir sonucu olmaktan başka bir şey değildir. Başka tarihçilere göre Yeniçağ 1492’de Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfetmesiyle başlar. Başkalarına göre ise tarihi Ortaçağ- Yeniçağ gibi çağlara bölmek yanlıştır. Dolayısıyla gerçekliği sabit olan olay ve olgularla tarihçilerin inşa ettikleri olgu, kavram ve yorumlamaları birbirinden iyi bir şekilde ayırabilmek gerekir. Ayrıca, tarihsel gerçekliği sabit olan olay ve olgularla ilgili bilgi de yine tarihçi tarafından oluşturulur. Yani, İstanbul’un 1453’te fethedildiğine kimse itiraz edemez, ama fethin ayrıntılarına girdiğimizde tarihçiler arasındaki bakış açısı farklılıkları hemen kendisini gösterecektir.

Öznellik, Dürüstlük ve Propaganda

Tarihin yazılmasında günümüzün sorunları, ihtiyaçları ve bakış açılarının ister istemez etkili olduğu, yani tarih araştırmalarında tam nesnelliğin hiçbir zaman sağlanamayacağı gerçeği, tarihin politik ve ideolojik çarpıtmalara maruz kalmasının normal ve kaçınılmaz bir sonuç olduğu anlamına gelmez. Tarihçi dürüst olmalı ve bilimsel etiğe saygı göstermelidir.

Tarihçinin esas amacı belirli bir ideolojiyi desteklemek değil de tarihi anlamak ise, bu amaçla geçmişin hakikatine elinden geldiğince sadık kalmaya çalışıyorsa ve nesnelliğin önündeki temel güçlükleri kabul edip mümkün mertebe bunların üstesinden gelmeye gayret ediyorsa belirli derecede objektifliğe sahip güvenilir bir bilgi üretebilir.

Her halükarda tarihçiler dünya görüşü ve metodolojik anlayış farklılıklarına dayalı olarak birbirinden belirli ölçülerde farklılaşan tarihsel bilgi ve bakış açıları ortaya koyacaklardır şüphesiz. Ancak, belirli bir bilimsel etiğe saygı içinde ortaya konan farklı görüşler tarih alanı için bir sorun değil, bir zenginliktir. John Tosh’un ifade ettiği gibi burada “mesele, tarihçinin, yaşadığı döneme duyduğu ilginin, hangi noktada onun geçmişi çarpıtmadan yansıtma isteğiyle çatıştığını saptamaktır”. Sovyetler Birliği’nin Stalinci tarihçileri gibi, bazı tarihçiler açık ve bilinçli bir şekilde “bir siyasal program lehine belli bir ideolojiyi desteklemek ya da çürütmek için” geçmişten malzeme ararlar. Bunların ortaya koyduğu eserler aslında tarih çalışması değil, olsa olsa propaganda malzemesidir.