Toplumsal Hafıza ve Tarih

Tarihin iki ayrı yüzünün olduğunu söyleyebiliriz. Birinci olarak tarih, genellikle akademik düzeyde yapılan araştırmalarla üretilen ve gelişen bir sosyal bilim dalıdır. Buna akademik tarihçilik veya tarih yazımı da diyebiliriz. İkinci olarak ise toplumun geçmişiyle ilgili bilgi ve birikimlerinden oluşan bir tarih vardır. Bu insanlar tarafından az çok paylaşılan, günümüzde kitap, gazete, dergi, sinema, televizyon, sosyal çevre, Internet gibi çok farklı kanallarla yeniden üretilen ve yayılan, geçmişle ilgili bilgi, duygu ve inanışların bütünüdür. Toplumda yaygın olarak paylaşılan bu tarih bilgisi tarihsel hafızayı oluşturur. Tarihsel hafıza toplumsal hafızanın en önemli parçasıdır. Bu iki tarih birbirlerinden tamamen ayrılamaz, aralarında çok sıkı bağlar vardır. Ama farklı oldukları, ayrıldıkları da birçok nokta vardır.

Toplumsal Hafıza Nedir?

İnsanın geçmişle bağlantısını kuran temel melekesi hatırlama özelliği, yani hafızasıdır. Geçmişte yaşadıklarımızı, gördüklerimizi veya öğrendiklerimizi hafızamızda kaldığı kadarıyla ve şekliyle hatırlarız ve aklımızda canlandırırız. Hafızamızda olanlar uzak veya yakın geçmişten aklımızda kalanlardan ibarettir. Bunlar geçmişi her zaman birebir doğru olarak yansıtmaz. Fizyonomik ve psikolojik sebeplerle olayları veya bilgileri olduğundan daha farklı veya eksik olarak hatırlayabiliriz. Toplumların da hafızaları vardır. Toplumu ilgilendiren geçmişteki önemli olaylar, olgular, tarihi şahsiyetlerle ilgili, toplumda ortak olarak paylaşılan bir bilgi ve düşünce birikimi, başka bir deyişle geçmişin ortak bir hatırası mevcuttur.

Toplumsal hafıza nesilden nesile aktarılır, dolayısıyla geçmişten aktarılan bilgilerden oluşur. Ancak, bu bilgiler daha sonraki dönemlerin şartlarından etkilenir. Bir kısmı unutulur, yeni şeyler eklenir veya bazı unsurlar daha fazla ön plana çıkarılır. Dolayısıyla her nesil kendi toplumsal hafızasını tekrardan oluşturur. Onu daha sonraki nesillere aktarırken de bazı şeyler değişmiş olur. Böylelikle toplumsal hafıza nesilden nesile geçerken bir takım değişikliklere uğrar, zaman içinde evrilir.

Çanakkale Savaşlarından örnek verelim. Çanakkale Savaşları denince aklımıza ilk gelen sembollerden birisi Şehitler Abidesi’dir. Hafızalarımızda neredeyse Çanakkale Savaşlarıyla özdeşleşmiştir ve savaşın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Halbuki bu anıt sonradan 1954-1960 yılları arasında inşa edilmiştir. Yani, savaştan çok sonraları inşa edilen bir anıt bizim o savaş hakkındaki toplumsal bilgi ve algılamamızın önemli bir unsuru haline gelmiştir. Sonuç olarak 1918-1960 arasındaki dönemde var olan Çanakkale Savaşları hakkındaki toplumdaki kollektif bellek günümüzdekinden oldukça farklıdır.

Toplumsal hafıza geçmiş olaylarla ilgili sadece bir bilgi ve semboller bütünü değildir. Aynı zamanda bir bakış açısını, bir tarih bilincini yansıtır. Bu açıdan, toplumun düşünsel ve politik eğilimleri ve sosyo-kültürel yapısı toplumsal hafızanın oluşmasında ve yorumlanmasında önemli bir rol oynar. Öte yandan, bu durumla doğrudan bağlantılı olarak, toplumun tüm katmanları tarafından tamamen paylaşılan homojen bir toplumsal hafıza yoktur. Toplumun fertleri arasında, farklı toplumsal gruplar arasında bu ortak hatıranın algılanışında bir takım faklılıklar mevcuttur.

Toplumsal Hafıza ile Tarihin Farkı

Sosyal bilim olarak tarih ile toplumsal hafızada oluşan tarih bilgisi arasında bir takım farklılıklar olduğunu belirtmiştik. Sosyal bilim olarak tarihsel bilgi olaylar ve olguların kanıtlara bağlı olarak belirli bir metodoloji çerçevesinde incelenmesiyle ortaya çıkar. Her ne kadar doğa bilimlerinden farklı olarak göreceli bir bilim anlayışı olsa ve tarihçinin bakış açısı, dünya görüşü kaçınılmaz olarak ürettiği bilgiye yansısa da, bilgi bir bilimsel araştırma süzgecinden geçerek oluşur. Yani tarihsel bilginin oluşmasında kaçınılmaz olarak belirli bir metodolojiye başvurulur, bilgilerin doğruluğunu güvence altına almayı hedefleyen bir takım kural ve standartlar vardır, ortaya çıkan bilgiler akademik kontrol ve eleştiriye tabidir.

Toplumsal hafızanın oluşumunda böyle bir bilimsel ve metodolojik süzgeç söz konusu değildir. Tarih yazımı toplumsal hafızayı besleyen kanallardan sadece birisidir. Özellikle ders kitapları ve halka yönelik olarak tarihçilerin yazdıkları kitaplar vasıtasıyla toplumsal hafızanın biçimlenmesinde önemli bir rol oynar. Ancak, toplumsal hafızanın tek kaynağı tarih yazımı değildir. Pek çok toplumsal faktör toplumsal hafızanın oluşumunu etkiler. Ayrıca sinema veya roman gibi tarihçilerin süzgecinden tam olarak geçmeyen kültürel ve sanatsal faktörler de toplumsal hafızanın oluşmasında önemli rol oynayabilir. Bilginin yayılması açısından da tarihçilerin kitapları kadar, hatta belki daha fazla gazete, televizyon, Internet gibi kitle iletişim araçları etkilidir. Öte yandan toplumsal hafıza da iz bırakan tarih kitapları, her zaman akademik tarihçilik açısından seçkin ve başarılı eserler olmayabilir.

Toplumsal Hafızada Algılar Olgulardan Daha Önemli Olabilir

Tarihi olayların değerlendirilmesinde sosyal bilim olarak tarih ile toplumsal hafızada oluşan tarih anlayışının bakış açılarında bazı önemli farklılıklar mevcuttur. Yine Çanakkale Savaşlarından örnek verirsek; toplumsal hafızada en fazla yer alan olaylardan birisi Seyit Onbaşı’nın 275 kiloluk bir mermiyi vücut gücüyle topa sürmesi ve İtilaf donanmasının en büyük savaş gemilerinden birisini batırmasıdır. Bu anı canlandıran heykel ve anıtlar Çanakkale Savaşlarının en önemli simgelerinden birisidir. Halbuki tarih yazımı açısından bu olay Çanakkale Savaşlarının ayrıntılarından biridir. Bu olayın gerçekliğine itiraz eden tarihçiler vardır. Gerçekliğini kabul edenler içinse, savaşın gidişatı açısından burada önemli olan Seyit Onbaşı’nın o kadar ağır bir mermiyi kaldırmasından çok, savaş gemisinin batırılmasıdır.

Seyit Onbaşı, tarihsel hafıza
Seyit Onbaşı Anıtı

Toplumsal hafızada oluşan tarih bilgisinde algıların önemini gösterecek bir başka örnek verelim. Çanakkale Savaşlarının önemli bir simgesi olarak “18 Mart” tarihi de büyük ölçüde (devletin de önemli katkılarıyla) toplumsal hafıza tarafından oluşturulmuştur. Şüphesiz Çanakkale Savaşlarının en önemli muharebelerinden birisi 18 Mart 1915 günü gerçekleşmiştir. Ama savaş bu tarihten önce başlamıştır ve bundan sonra da devam etmiştir. Öyleyse 18 Mart tarihi niçin bu kadar ön plana çıkmış ve önemli bir sembol haline gelmiştir? Çünkü savaşlardan sonra yıl dönümü anma törenleri için bu tarih benimsenmiş ve giderek “Şehitleri Anma Günü” olarak devlet ve halk tarafından kutlanmaya başlanmıştır. Bu anma törenleri savaşlardan hemen bir yıl sonra, daha 1. Dünya Savaşı bitmeden başlamıştır. Bugün artık halk arasında “18 Mart” Çanakkale Savaşlarının tarihi olarak algılanmaktadır ve savaşların en önemli sembollerinden birisi haline gelmiştir. Sonuç olarak tarihsel hafızada Çanakkale Savaşının tarihi genellikle 18 Mart 1915 olarak algılanır. Tarih yazımı açısından durum oldukça farklıdır.

Toplumsal Hafıza Şüphe Etmez

Tarih yazımı ile toplumsal hafızadaki tarih arasındaki bir diğer önemli fark bilginin “gerçekliğinin” algılanmasında ortaya çıkar. Tarih yazımı tezler ve tartışmalar üzerinden ilerler. Tarihçiler genellikle kesin sonuçlara ulaşamaz. Elindeki kanıtlara dayanarak bir takım çıkarsamalar ve yorumlar yapar. Bulduğu sonuçların ve yaptığı yorumların yanlışlanabilir olduğunun farkındadır. Ortaya konan sonuçlar hakkında tarihçiler arasında bitmeyen bir tartışma vardır. Görüş farklılıkları ve sorgulama tarih yazımının en belirgin vasfıdır.

Toplumsal hafızada ise böyle bir durum çok fazla söz konusu değildir. İnsanlar genellikle sahip oldukları tarihi bilgilerinin tamamen doğru olduğunu düşünür. Toplumda genel kabul görmüş bilgi ve anlayışlara ters gelen bazı bilgiler, doğru bile olsa toplumsal hafızaya pek yansımaz. Aykırı düşünce ve bilgiler ortak hafızada çok fazla yer bulamazlar. Toplumsal hafızada (devletin yönlendirmesinin de etkisiyle) toplumu birleştirici noktalar çok daha fazla ön plana çıkarılır. Toplumdaki farklı grupların algılamalarında bazı farklılıklar olsa bile, herkes kendi versiyonun doğru olduğundan emindir. Dolayısıyla ortak hafızanın grup içinde de birleştirici rolü vardır.

Tarih Yazımı Toplumsal Hafızadan Bağımsız Değildir

Şunu özellikle vurgulamak gerekir; “tarihsel hafızadaki tarih bilgisi farklı bakış açılarından ayıklanmış, bilimsel süzgeçten geçmeyen, yani genelde çarpıtılmış ve yanlış bilgilerden oluşur” gibi küçümseyici bir yargılama kesinlikle doğru değildir.

Toplumsal hafıza toplumun kendi hakkında tarih aynasında gördüklerinden başka bir şey değildir. Eğrisiyle doğrusuyla toplumun tümüyle kendisinin, bilgi birikiminin, düşünce yapısının, sosyal özelliklerinin, kültürünün, tarihte yaşadıklarından kalan acı-tatlı izlerin, geleceğe dair beklentilerinin yansımasıdır. Ayrıca tarih yazımı da nitelikleri itibariyle toplumsal hafızada oluşan tarihten biraz farklı olsa bile, o toplumun tarih tahayyülünün bir parçasıdır. Yani tarih yazımı ile toplumsal hafızadaki tarih birbirlerinden kesinlikle bağımsız değildir. Karşılıklı olarak birbirlerini şekillendirirler. Kısacası tarihçi kendini toplumdan soyutlayamaz. Toplumsal hafızadaki tarih bilgisini ve anlayışını küçümsemeye, tarih yazımına göre daha düşük kategorideki bir tarih bilgisi gibi görmeye hakkı yoktur.

Ancak toplumsal hafızadan kaynaklanan bakış açıları ve uygulamaların tarih araştırmaları üzerine gölge etmesine izin verilmemelidir. Tarihçi özgür bir araştırma ortamında, sorgulayıcı bir yaklaşımla, bilimsel etik kurallarına riayet ederek ve belirli bir metodoloji çerçevesinde “gerçeğin” peşinde koşmalıdır. Ulaştığı sonuçlar, yaptığı yorumlar toplumdaki ortak tarih bilgisi ve anlayışını ters yüz edici nitelikte bile olsa dinlenmeli ve değerlendirilmelidir. Gerçek tarihçilik budur. Yoksa toplumdaki yerleşik tarih bilgi ve bilincini daha da pekiştirmeyi kendine temel amaç edinen bir tarihçilik genellikle tarih yazımına yenilik getirmeyen, niteliksiz çalışmalar üretir.

Sonuç olarak, tarihçi kendini toplumdan ve toplumsal hafızadan soyutlayamaz, kendini halkın dışında (ve üstünde) bir konuma koyamaz. Ancak bu durum, tarihi daha doğru anlama ve tanımada tarihçilerin yol gösterici olma, öncülük yapma sorumlulukları olmadığı anlamına gelmez. Tarihin bilimini yapan kişiler olarak tarihçilerin (ve tarih öğretmenlerinin) temel amacı daha doğru bir geçmiş bilgisinin peşinde koşmaktır. Bunu gerçekleştirirken eğer gerekiyorsa toplumda yerleşmiş bazı bilgi ve anlayışlar sarsılmalıdır. Tarihçileri böyle davranan bir toplumun tarihsel hafızasının yanılgılardan temizlenmesi daha kolay ve daha hızlı olur. Yoksa tarihçilerin yerleşik anlayışın bekçisi olmaya soyundukları bir toplumda toplumsal hafızanın yanılgıları iyice derinleşir.

Yazı Öncesi Toplumlarda Tarihsel Hafıza

Yazı öncesi dönemde toplulukların ortak tarihsel hafızasının gelecek kuşaklara geçmesi büyük ölçüde sözlü aktarıma dayanıyordu. Bu toplumlarda geçmişle ilgili bilgilerin aktarılması genellikle özel kişiler tarafından yapılmaktaydı. Bunlar çoğu kez din adamları (şamanlar, büyücüler, vs.) veya din adamları dışında soy ağaçlarını ezberleyen kişilerdi. Aktarılan geçmiş bilgisi genelde iki şeyle ilgiliydi: topluluğun kökeni ile ilgili efsaneler; soyağacı ve eski atalara ait yaşam öyküleri. Bu bilgiler genelde birebir ezberlenerek aktarılmadığı için ortak tarihsel hafıza zamanla gelişen ve değişen bir niteliğe sahipti. Yazının kullanılmaya başlanması tarihsel hafızanın sözlü aktarımını tamamıyla ortadan kaldırmadı. Çok uzun dönemler boyunca yazının yaygın olarak kullanıldığı toplumlarda sözlü aktarım önemini korumuştur

Toplumsal Hafıza ve Din

Eskiçağlardan beri, geçmişe ait ortak hafızanın şekillenmesi, yayılması ve aktarılmasındaki önemli faktörlerden bir diğeri din olgusudur. Dini inanışın etkisi hem elit kesim ve şehirli halk, hem de kırsal kesimler üzerinde önemli olmuştur. Hıristiyan dünyada bunu belirgin bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. Geçmiş bilincinin en önemli taşıyıcılarından birisi olan takvim İsa’nın doğumuna göre düzenlenmiştir. Dini düşünce, özellikle de İsa’nın ve diğer din büyüklerinin hayatı ile ilgili bilgiler ve inanışlar, Avrupa’da geçmişe dair ortak hafızanın oluşmasında son derece etkili olmuştur. İslam dünyasında da benzer bir gelişimi görmekteyiz. Takvim düzenlemesinde Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret etmesi başlangıç olarak alınmıştır. Peygamberin, arkadaşlarının (Sahabenin) ve daha sonraki dönemlerde yasayan din büyüklerinin hayat hikâyeleri geçmişe dair yazılan, öğretilen ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilerin oldukça önemli bir bölümünü oluşturmaktaydı. Sekülerleşme ve modernleşme sürecine paralel olarak Batı dünyasında dinin ortak hafıza üzerindeki etkisi 18. yüzyıldan itibaren azalmaya başlamıştır. İslam dünyasında ise bu gelişme 19. yüzyılın sonlarında başlamış ve Batı dünyasına göre daha sınırlı kalmıştır.

Tarihsel Hafızanın Politik İşlevi

Tarihin çok eski dönemlerinden beri toplumsal hafıza ile politik yapılar arasında sıkı bir ilişki vardır. Devlet ve diğer politik yapıların ortaya çıkmasına paralel olarak iktidar sahiplerinin kendine şanlı bir geçmiş inşa etme eğiliminin de doğduğunu görüyoruz.

Eski Çağ medeniyetlerinde gerek yazılı tarih tutma ve arşivcilik, gerekse anıt inşa etmenin bazı politik amaçları vardı. Merkezi krallıklar tarafından yapılan uygulamalarda temel hedeflerden birisi, kralın (ve devletinin, hanedanının) gücünü ve adaletini döneminin insanlarına ve sonraki nesillerine göstermesiydi. Böylelikle devlet iktidarının meşruiyetinin oluşturulması, korunması ve böylece iktidarın güçlendirilmesi ve sürekliliğinin sağlanması amaçlanıyordu.

Kadeş’te aslında Hititlere karşı zafer kazanmayan Mısır Kralı 2. Ramses, inşa ettirdiği tüm tapınakların ve anıtların duvarlarında nasıl şanlı bir zafer kazandığını anlatmıştır. Burada sadece kişisel bir övünme güdüsü değil, politik bir amaç ve işlev söz konusu. Sonuç olarak diyebiliriz ki, toplumların politik yapılarının gelişip krallar ve merkezi güçlerin ortaya çıkmasıyla, ortak tarihsel hafızanın oluşturulması ve aktarılması ile politik yapı arasında önemli bir bağ oluşmuştur. Bu anlamda, tarihin kurgulanması ve aktarılmasının politik işlevlere sahip olması son derece eski bir olgudur.

2. Ramses, toplumsal hafıza
Mısır Kralı 2. Ramses’in yaptırdığı anıtların duvar süslemelerinde Kadeş Savaşı önemli bir yer tutar. Gerçekte öyle olmamasına rağmen, 2. Ramses muzaffer bir komutan olarak resmedilir. Gerçekte bu savaşta Hitit ve Mısır orduları ağır kayıplar vermiş ve savaşın kesin galibi olmamıştır.

Öte yandan, Eski Çağlarda, tarihsel hafızanın oluşturulmasındaki politik işlevler, doğal olarak farklı iktidar güçleri arasındaki çatışmanın bazen bu alana yansımasına sebep olmuş ve oluşturulmuş anıtlar ve arşivlerin yine politik amaçlarla yok edilmesi de yaşanmıştır. Örneğin, tarihte Çin’in ilk siyasi birliğini kuran ve adını bu ülkeye veren Çin Hanedanın imparatoru Şi-huang-ti (MÖ. 246-210), birbiriyle sürekli savaşıp duran çok sayıda feodal devleti merkezi bir monarşi içinde topladıktan sonra ülkenin birliğinin ve iktidarının geleceğini sağlama almak için bir dizi önlem almıştı. Bunlardan bir tanesi yıkılmış olan feodal devletlerin tarihini içeren ve resmi arşivin dışında kalan bütün kitapların ve yazılı belgelerin yakılmasıydı. Böylelikle bu devletlerin hafızalardan tamamen kazınması amaçlanıyordu.

Benzer bir şekilde, Roma Devletinde Senato’nun, halk (veya daha çok Senato) tarafından sevilmeyen imparatorların ölümlerinden sonra hatıralarının yok edilmesini ve böylelikle unutulmaya mahkum olmalarını amaçlayan damnatio memoriae denilen bir uygulaması vardı. Buna maruz kalan imparatorların heykelleri yıkılır, adları arşiv dokümanlarından ve anıtların kitabelerinden silinir, varsa yazdıkları kitaplar ve mektuplar yok edilirdi. Böylece ilgili kişinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesi amaçlanırdı. Mesela Roma’yı yaktığı söylenen (ama bugünkü tarihçilerce pek öyle kabul edilmeyen) İmparator Neron’un görevden alınması ve intiharı sonrasında Senato böyle bir karar almıştır.